YAKIN DÖNEM TARİHİ
METODOLOJİSİ
[Bu makale, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı 42 (Kasım 1998), 717-756’da yayınlanmıştır. Kaynak gösterilmek
kaydıyla kullanılabilir]
Özet
Yakın dönem tarihi, geçmiş dönem tarihinden
belirgin farklı özelliklere sahip bir çalışma sahasıdır. Bunun farkında olan
tarihçiler, ya dönemden tamamen uzak durarak işi diğer sosyal bilimlere
(siyaset bilimleri, sosyoloji, ekonomi vs.) bırakmakta, yada geçmiş dönemlerin
çalışma metotlarını yakın döneme uygulamakta, bu durumda da yetersiz
kalmaktadır. Günümüz tarihçiliğindeki "bugün için tarih yazma"
pragmatik amacını göz önüne alırsak, tarihçilerin tavırlarını değiştirme
gerekliliği kendiliğinden ortaya çıkar. Bu makale, tarihi düşünce ve çalışma
disiplininin, yakın dönem dünyasına uygulanıp uygulanamayacağı sorusuna cevap
aramaktadır. Konu karşılaştırma yoluyla ele alınmış, geçmiş ve yakın dönem
tarihi arasındaki farklar yakın dönem tarihçisi, olayları ve kaynakları, ve
inceleme metodu bağlamlarında tartışılmıştır. Bu suretle bir yandan, yakın
dönem tarihinin, geçmiş tarihten farklı olarak, nitelikleri daha belirgin hale
gelirken, diğer yandan, yakın dönemin diğer sahalardan farkı ortaya çıkmıştır.
Beliren bir başka nokta da, yakın dönem tarihinin geçici niteliğidir. Bütün bu
nitelikler ve farklılıklar, yakın dönemi kendi başına bir çalışma sahası
yapmaktadır, fakat bu arada, yakın dönemi çalışmak için diğer sosyal bilimler
ile işbirliği gereği hasıl olmuştur. Yakın dönemin kendine has sınırlamaları
ile birlikte disiplinler arası bir metotla çalışılabileceği sonucuna
varılmıştır.
Yabancı dillerden yapılan tercümeler hariç tutulursa, Türkiye'de tarih
metodolojisi konusunda çalışmalar maalesef az sayıdadır. Yakın dönem tarihi söz
konusu olduğunda ise bunun yokluğa dönüştüğünü söylemek abartılı olmayacaktır.
İşte bu makale, bu eksikliği gidermek ve yakın dönem tarihi çalışacak olanlara
bir başlangıç noktası sağlamak amacıyla kaleme alınmıştır.[1]
Ayrıca ümit ediyoruz ki, makale yakın dönem tarihinin nasıl yazıldığı konusunda
bilgi vermek suretiyle, bu dönem tarihi okuyucularının, okudukları eserleri
eleştirel gözle değerlendirmelerine yardımcı olacaktır.
Tarih metodolojisinin zaman içinde gelişme ve olgunlaşması bir kaç
evrede ele alınabilir. 19. yüzyıla kadar olan ilk evrede, tarih bir olaylar
dizisi olarak görülmüş ve geçmişte neler olduğunun bilinmesi ve bunların
gelecek nesillere aktarılması, tarihle uğraşmanın asıl amacını oluşturmuştu.
19. yüzyılla birlikte başlayan ikinci evrede, tarihçiler, tarihi olgularla
çalışmayı genellikle doyurucu bulmuş ancak, olgular üzerine sorular sorma ve
bunlara cevap aramanın gereksiz hatta kötü bir şey olduğunu düşünmüşlerdi.
"Tarihteki anlam"ın, tarihte saklı ve kendiliğinden belli olduğuna
inanıyor ve bir tarih felsefesine sahip olma gereğini kabul etmiyorlardı.
Tarihte olguların başı çekmesine ilk meydan okuma bu yüzyılın sonlarına doğru
gerçekleşti ve 20. yüzyıla gelindiğinde, "tarihteki anlam"ın, tarih
felsefesi yoluyla kavranılabileceğine inanan bir kısım tarihçiler, tarih ve
tarihçinin yaptığı işi temelinden sorgulamaya başladılar. Bu üçüncü ve sonuncu
evrede, tarihin ne olduğu, tarihçi ve olguları tartışıldıkça tarihin değişik
tanımları yapıldı. Bunlardan en yaygın kabul gören E.H. Carr'ın tanımına göre
tarih, "tarihçi ile olguları arasında kesintisiz bir karşılıklı etkileşim
süreci, bugün ile geçmiş arasında bitmez bir
diyalogdur".[2]
Bu tanıma baktığımızda şu üç
unsurun öne çıktığını görüyoruz: 1- Tarihi yazan kişi, yani tarihçi; 2- Tarihin
konusu olan olay ve olgular ve bunların kaydedildiği kaynaklar; 3- Tarihçinin
olguları (verileri) sorgulamada kullandığı metotlar. Bu çalışma da, bu üç unsur
etrafında yapılandırılmıştır.
Makalenin bundan sonraki kısmında bu unsurlardan her
biri yakın dönem tarihi açısından ele alınmaktadır. Bu yapılırken, büyük ölçüde
yakın dönem tarihi "hakiki" tarih ile karşılaştırılmakta,
farklılıkları teşhis etme yoluyla yakın dönem tarihi, tarihçisi, olayları ve
kaynaklarının ayırıcı özellikleri daha net olarak ortaya çıkarılmaya
çalışılmaktadır. Yakın dönem incelenirken kullanılan metotlara ve bu çerçevede
de, bu dönem tarihinin diğer disiplinlerle olan ilişkisine yer verilmektedir.
Tarihin diğer sosyal bilimlerle örtüşmesinin en yoğun ve geniş şekilde yakın
dönemde gerçekleştiği göz önünde bulundurularak, tarihin kapsadığı alan
belirlenmeye çalışılmaktadır. Sonuç kısmında ise yakın dönem tarihinin, tarihin
bir türü olarak ne dereceye kadar ve ne şekilde çalışılabileceği hakkında bir
değerlendirme yapılmaktadır.
Tabii burada ilk önce ele alınacak temel soru "yakın dönem tarihi
deyince ne anlıyoruz?" olacaktır.
Bu kısımda, yakın dönem tarihinin hangi zaman kesiti ile ilgilendiğini
ve bu dönemi diğer dönemlerden ve çalışma sahalarından, özellikle de hakiki
tarih[3]3
ve siyaset bilimlerinden, ayıran
özelliklerin neler olduğunu tartışılarak, yakın dönem tarihinin kullanılabilir
bir tanımı geliştirilmeye çalışacaktır.
Yakın zamanın, şimdiki ve geçmiş zamandan farklı olarak, ne zaman
başladığını ve ne zaman bittiğini kesin olarak belirleyebilir miyiz? Bu biraz
tartışmalı görünüyor. Yaşlı insanların hatıraları 1930'lu yıllara kadar
uzanabilir, fakat üniversitede okuyan bir öğrenci için, II. Dünya Savaşı,
kitaplardan öğrendiği tarihtir. Bazı tarihçiler 19. yüzyılın bile tarih adını
alamayacak kadar bizden uzak olmadığını söylerken, çağdaş dünya ile
ilgilenenler, her çalışmanın yaşadığımız güne kadar uzanması gerektiği
görüşündedirler. Bu fikir ayrılıkları, tanımlarda kullanılan farklı
kriterlerden doğmaktadır. Örneğin G. Barraclough, yakın dönemi, yeni problemler
açısından görür ve günümüz dünyasındaki problemlerin ilk kez ortaya çıktığı
zamanda,1890'larda, başlatır.[4]
Buna karşın, konuya uygarlıklar
açısından yaklaşan F. Braudel'in yakın değil, şimdiki zamanı çok geniştir. Ona
göre: "Şimdiki zamanı, kendi hayatımızın
ölçeğinde, şu çok ince, önemsiz gündelik zaman dilimleri halinde
yargılamayalım. Uygarlıklar ve hatta tüm ortaklaşa inşalar ölçeğinde, onları
anlamak ve kavramak için başka ölçüler kullanmak gerekir. Bugünün uygarlığının
şimdiki zamanı, şafağı 18. yüzyılda ortaya çıkan ve gecesi henüz yakın olmayan
şu muazzam zaman kitlesidir. Dünya 1750'lere doğru çok sayıda uygarlığı ile
birlikte bir dizi alt üst oluşun, zincirleme felaketlerin zincirleme
felaketlerin (bunlara sadece Batı uygarlığı maruz kalmamıştır) içine girmiştir.
Bugün hala bu sürecin içindeyiz"[5].
Braudel in sosyal tarih anlayışının en belirgin özelliklerinden birinin,
olayları uzun dönemde incelemek olduğu düşünülürse, iki yüz elli yılı kapsayan
şimdiki zaman tanımını yadırgamamak gerekir. Bu tanım aslında, hemen yukarıda
verdiğimiz Barraclough'un tanımıyla örtüşmektedir. Bir başka, daha alışılmış
tanım ise yakın dönemi tarihçinin yaşadığı dönem olarak belirler.
Bu noktada tarihçiler için çok önemli olan, fakat o
ölçüde üzerinde çok az veya hiç durmadıkları zaman konusuna değinmek gerekiyor.
İnsanların zaman kavramını ikiye ayırabiliriz; birincisi fiziksel veya
ölçülebilen zaman, ikincisi hissedilen zaman. Dakika, saat, yıl, yüzyıl gibi
ölçülerle belirlenen birinci türden zamanın karşısında, ikinci tür zaman,
beklerken insana uzun gelen, meşgul iken geçtiği fark edilmeyen zamandır.
Tarihçiler çalışmalarında birinci türden zamanı tercih eder ve bunu silsile ve
süreç/dönem olarak kullanırlar.[6]
Yukarıda Barraclough ve Braudel'in yaptığı şimdiki zaman tanımları, zamanın
süreç kabul edilerek yapıldığı tanımlardır. Şimdiki zamanı problemler ve
uygarlıklar açısından tanımlayan bu tarihçiler, şimdiki zamanın başlangıcı
olarak önerdikleri tarihlerle aslında, bugün içinde bulunduğumuz
sürecin/dönemin başlangıcını belirlemiştir. Dolayısıyla, bu şimdiki zamanın
başlangıcını Braudel in 18. yüzyıla ve Barraclough'un 1890'lara uzatmasına
şaşmamak gerek.
Yakın dönem tarihinin ilgili olduğu zaman kesitini tayin etmeye
çalışırken bizim ilgilendiğimiz-çoğu tarihçilerin ilgilendiği de budur-zaman
silsile olarak kullanılan zamandır. Zaman Düz bir çizgi halinde ilerler ve
tarihçi bu çizgi üzerinde olayları ilgili yıla ve zamana koyar. Tarihteki
olayların, veya her hangi bir olayın, zaman ve mekandan bağımsız olarak
gerçekleşmesi mümkün değildir. Bir olay mutlaka belli bir zaman içerisinde
meydana gelir ve diğer olaylarla birlikte düşünüldüğü zaman öncelik
sonralık/ardışıklık söz konusudur. Düz bir hat boyunca ilerleyen zaman
çizgisini düşünürsek, bu çizgi üzerinde, devam etmekte olan, hemen önce, biraz
daha önce ve çok önce olmuş bitmiş olayların bu sıraya göre ard arda geldiğini
ve her birinin tek ve benzersiz olduğunu görürüz. Olayların bu şekilde
dizilişi, bir yandan olaylar arasındaki sebep netice ilişkisini kurarken, diğer
yandan da, bunları ayrı ayrı olaylar olarak sunar. O halde, olaylar ayrı ise
bunların nitelikleri de aynı olmalıdır.
Bu durumlara sırasıyla birer örnek vererek
düşüncemize açıklık getirebiliriz. İlk örneğimiz için zaman çizgimiz üzerinde
yaşamakta olduğumuz 1998 yılını seçiyoruz. Uzak geçmişteki olaylardan birini,
mesela 1839'da Tanzimat'ın ilanını hatırlayalım. Olayın üzerinden bir buçuk
asır gibi uzun bir zaman geçmiş ve her türlü neticeleri yaşanmış bitmiştir.
Hatta, üzerine benzer olaylar yaşanmıştır. Tarihçiler artık burada çekinmeden
devreye girebilir ve Tanzimat hakkında yazabilirler.
İkinci örneğimiz için, zaman çizgimizde 1960 yılına
gelelim ve bu yılda yaşamakta olduğumuzu farz edelim. II. Dünya Savaşı'nı
(1939-1945) hatırlayalım. Savaş bitmiş ve üzerinden on beş yıl geçmiştir.
Savaşın sonucu, kısa ve orta vadedeki neticeleri bilinmekle beraber, uzun
vadedeki neticeleri henüz ortaya çıkmamıştır. Bu durumda konu hakkında yazma
işini yine siyaset bilimcileri ve bazı yakın dönem tarihçileri üstlenir.
Zaman çizgimizin üzerinde biraz daha geriye atlayıp,
1946 yılında yaşamakta olduğumuzu farz edelim. Bu yılda II. Dünya Savaşı henüz
sona ermiştir. Sonuç bilinmektedir fakat, bütün dünyayı etkileyen böyle büyük
bir hadisenin kısa, orta ve uzun vadedeki neticeleri meçhuldür. Savaş bitmiştir
fakat külleri henüz soğumamıştır. Dolayısıyla, ardından yazacak kişiler
tarihçiler değil, genellikle siyaset bilimleri ile uğraşan kişilerdir.
Dördüncü ve son örneğimiz için 1990 yılını ve bu yılda Irak-Amerika arasında yapılan, Körfez Savaşı'nı hatırlayalım. Körfez Savaşı fili olarak bir kaç ayda bitmiştir. Fakat, Amerikan ordusu hala bölgededir ve içinde bulunduğumuz 1998 yılı başlarında bölgede yeni bir gerginlik yaşanmıştır. Bu durumda Körfez Savaşı’nın sona erdiğini söylemek mümkün müdür? Savaş hali devam ederken, savaş hakkında yazılabilir, fakat sonucu henüz belli değildir ve kısa, orta ve uzun vadede nelere yol açacağı şimdiden henüz bilinmemektedir. Bu nedenlerden dolayı, yazılanlar geçici olmak zorundadır. Tarihçiler genelde olay olup bittikten, külleri soğuduktan sonra yazmayı tercih ettikleri için, bu tür yazıları yazanlar daha çok, tarih kitaplarını koltuğunun altına alıp savaşa giden gazeteciler ve politika yorumcuları olur.
Bu örneklerden, geçmişteki olayların neticeleriyle
birlikte bir bütün olarak anlaşılmasında ve hakkında yazılmasında zamanın ne
kadar önemli olduğu görülmektedir. Dikkati çeken bir başka nokta da, örneklerin
sonlarında belirttiğimiz, kimlerin belirtilen konularda yazmaya eğilimli
olduğudur. Bu konuda yukarıda genel eğilimi yansıtan yakıştırmalar yapılmıştır,
fakat, koyulan sınırlar kesin değildir, her zaman aşılabilir. Yukarıdaki
örnekleri incelediğimizde, ilk örnekteki olay olup biteli yıllar olduğu ve
bütün neticeleri yaşandığı için bunu sürecini
tamamlamış tarih, son örnekteki olay hala süre gelmekte olduğu için bunu
sürecini henüz tamamlamamış, oluşum
halindeki tarih, olarak adlandırabiliriz. Bu özelliklerinden dolayı, ilkine
'hakiki tarih' ikincisine de 'yakın dönem tarihi' adlarını verebiliriz. Geriye
kalan ikinci ve üçüncü örneklerin de yakın dönem sayılmaya uygun olduğu
söylenebilir. Olaylar henüz bitmiştir veya biteli kısa bir süre olmuştur.
Tarihçi bunları yaşamış ve kaydetmiştir. Bu tarih, yaşayan hatıraların ötesinde
geçmişi yeniden inşa etmeye çalışan 'hakiki tarih den farklıdır. Hayal etmek
yerine hatırlamayı gerektirir. Bu tanım Barraclough'un yukarıda verdiğimiz
tanımının özüne uygundur ve tarihi yaşadığımız güne kadar getirmemizi sağlar.
Burada eksik kalan nokta yakın dönemi açıklamak için ne kadar geriye gitmemiz
gerektiğidir. Bu iş bizi yaşayan hatıraların da ötesine götürür. Yukarıda da
bahsettiğimiz gibi, Barraclough, bu konuda, günümüzdeki problemlerin ilk şekil
aldığı dönemi gösterir ve, örneğin 1961'deki dünya olaylarının başlangıcı
olarak 1890'ı en uygun tarih olarak verir. Bu durumda, yakın dönem tarihini
çalışmak için, hakiki tarihin son devrelerine uzanma gereği hasıl olur.[7]
Bütün bu tanımlar ve sınırlamaları dikkate alarak
aşağıdaki tartışmamızda kullanmak üzere yakın dönemin en uygun tanımını
'tarihçinin yaşadığı dönemdir' olarak belirleyebiliriz. Bu tanım çoğu kişinin
hem fikir olabileceği geçici bir tanım bulma ihtiyacından kaynaklanmıştır ve
esnektir.
Bu tanımı, tartışmamızın başlangıcı olarak kabul
ettikten sonra, yakın dönem tarihini yukarıda bahsettiğimiz üç ana nokta
etrafında tartışmaya geçebiliriz. Bunlar yakın dönem tarihçisi, yakın dönem
tarihinin olayları ve kaynakları, ve inceleme metotları olup aşağıda sırasıyla
ele alınacaktır.
Tarihçiler genelde, bir hadisenin üzeriden elli yıl-bu
zaman, arşivlerin açılma süresi olan otuz yıla kadar da inebilir- gibi bir
zaman geçmeden tarihinin yazılamayacağına, yazılırsa bu tarihin pek çok
eksiklik ve yanlışlarla dolu olacağına inanırlar.[8]
Bu inancın altında yatan nedenlerden biri hadisenin henüz oluşum halinde
olması, yani kısa, orta ve uzun vadedeki tüm sonuçlarının henüz ortaya çıkmamış
olmasıdır (bu noktaya yukarıda kısaca değinilmiştir, aşağıda yakın dönem
tarihinin olayları kısmında ayrıntılarıyla ele alınacaktır). Tarihçilere göre daha
önemli olan diğer neden ise, "olaya karışan şahısların halen hayatta
bulunmalarıdır. Bu şahıslar hayatta ve iktidarda ise veya onların taraftarları
iktidarda ise yalnızca onları övmeye yönelik tarih yazılacaktır".[9]
Bu arada da, muhaliflerin yergi dolu tarihler yazmaları her zaman mümkündür.
Yazılan bu övgü ve yergi dolu tarihlerin ortak özelliği sübjektif, yanlı ve
önyargılı olmalarıdır. Genelde tarihi çalışmanın her döneminde görülebilecek
olan bu yanlılığın yakın dönemde artması. ve tarih yazımını etkilemesi, yakın
dönem tarihçisinin yazdığı olayları yaşıyor olmasındandır. Yakın dönem
tarihçisinin objektif olmasına en büyük engel olarak görülen, olayları yaşıyor
olması durumu ve, objektif ve önyargılı düşüncelerin neler olduğu konusu
aşağıda daha yakından incelenerek, bunların yakın dönem tarihçisini ne derece
etkilediği ve sonuçta yakın dönemin tarihini yazmasına engel teşkil edip
etmediği tartışılacaktır.
'Hakiki tarihçi' ile 'yakın dönem tarihçisi' arasındaki en önemli iki
fark, hakiki tarihçinin tasvir ettiği olaylardan tecrit edilmiş ve bağımsız
olması, yakın dönem tarihçisinin ise halen olayların içinde yaşamakta
olmasıdır. Burada tecrit edilmişlik üzerinde durmak gerekiyor. Tarihçi, hâkiki
tarihçiden bahsediyoruz, 'tecrit edilmiş mükemmel bir insan' değildir, yaşadığı
zaman, yer, şartlar, ilgi, kültür vs.nin bir yaratığıdır. Tarihçi çağının
insanı olduğu için, geçmişi ancak günümüz açısından inceleyebileceği ileri
sürülmektedir.[10] Bunu
kabul etsek bile, yakın dönem tarihçisinin paylaşmadığı bir tecrit, hakiki
tarihçi için söz konusudur. Tarihçi anlattığı olayların bir katılımcısı
değildir ve nedenleri daha ileri götürmeyi düşünmek, çünkü bu olaylar ve
nedenler geçmişe aittir. Bunun tam aksine, yakın dönem tarihçisi, tecrit
edilmiş seyirci değil, kaçınılmaz olarak olayların katılımcısıdır.[11]
Körfez Savaşı'nı yaşamakta olan bir yakın dönem tarihçisinin, örneğin, bu
savaşın yapılıp yapılmaması konusunda herhangi bir düşüncesi olmadan
yazabileceğini düşünmek zordur. Standart tarih çalışmasının karakteristiği olan
tecrit edilmişlik yakın dönem tarihçisi için mevcut değildir. Fakat geçmiş
dönem tarihçisine ait olan bu avantaj ne kadar büyüktür ve tam anlamıyla ne
ifade eder? Bu, yakın dönem hakkında yazarken, gerçek tarihi düşüncenin
gerçekleşmediği anlamına mı geliyor? Bunlar cevaplandırılması gereken
sorulardır.
Yakın dönem tarihçisinin yaşadığı olayları yazarken
aynı zamanda aktör olduğu, hakiki tarihçi gibi olaylardan tecrit edilmiş bir
seyirci olamayacağı düşüncesinde olan kişilerin görüşü özetle şöyledir: yakın dönem tarihçisi yazdığı dönemde
yaşadığı için, tarafsız ve objektif olamaz, her türlü peşin hüküm ve
sübjektifliğe açıktır, dolayısıyla olayların önyargısız bir versiyonunu
üretmesi mümkün değildir. Buradan iki önemli nokta çıkıyor:
"objektiflik" ve "önyargı". İlk nokta olan ve burada
bahsedilen objektiflik, tarih yazımında genelde söz konusu olan objektiflik
değildir. Tarihçinin objektifliği konusuna yukarıda değinmiştik. Biraz daha
açarsak, genelde, tarihçilerin değişik tarihi yorum tarzlarına sahip oldukları
veya her tarihçinin kendi çağının ve bu çağın düşünce ikliminin mahkumu olduğu
söylenir. Örneğin, günümüzde yaşayan bir tarihçi Osmanlıyı incelerken günümüzün
kavramlarını kullanır. Bu da, günümüz insanının bakış açısını, geçmişe empoze
ediyor anlamına gelir ve böylece onun yorumu daha öncekilerden farklıdır.
Burada fark edilmesi gereken nokta, belirtilen faktörlerin geçmiş dönem
tarihçisini etkilediğidir. O zaman, aynı faktörler için yakın dönem tarihçisini
etkilemesin? Görüldüğü gibi bu tür bir tartışma, yakın dönem tarihçisinin meyil
gösterebileceği peşin hüküm ve tercihleri ayırmamıza yardımcı olmuyor. Yakın
dönem tarihçisi yaşadığı dönemden tecrit edilemez dediğimizde, aslında,
fiziksel bir gerçeği, yani tarihçinin günümüzde yaşadığını ve anlattığı
olayların şahidi olduğunu kastediyoruz
Buradan yola çıkarak, tarihçi bu nedenle tarafsız olamaz dediğimizde ise
"tecrit edilme" kelimesinin anlamını genişletmiş oluyoruz. Çünkü,
tarafsızlıkla bağlantılı olarak düşünüldüğünde tecrit edilmişliğin anlamı,
zihinsel bir durumu veya tutumu yansıtır. Bu durumda bizim sorumuz, geçmiş
dönem tarihçileri ile karşılaştırıldığında, yakın dönem tarihçilerînin
konularına ne kadar tecrit edilmiş bir zihinle yaklaşabilecekleridir. [12]
İkinci nokta olan önyargının anlamını netleştirmek gerekiyor. Önyargı
nedir diye sorulunca cevabımız, duygu ve hislerin düşüncemizi etkilemesi
olacaktır. Öyleyse, önyargısız düşünce, içinde duygunun yer almadığı
düşüncedir. Ancak bu yeterli değildir. Örneğin, bir işe eleman almak gerektiğinde,
bir adayı beğendiğimiz için diğerine tercih ederiz. Bu önyargılı olabilir.
Fakat bu şahıs ile birlikte çalışmak zorunda olduğumuzu düşünürsek, kişisel
beğeninin, kimin işe alınacağı konusunda karar vermede önemli ve ilgili bir
faktör olduğu ortaya çıkar. Doğru kararlar almada bazı hisler ilgili, bazıları
da ilgisizdir: önyargı ise hissin düşünce ve tartışmaya karıştırılması
değildir, ilgisiz duygu ve hislerin düşüncemize tesiridir.[13]
Bunu kabul ettikten sonra, yapılacak ilk iş, ilgisiz duygu ve düşüncelerin,
düşüncemize tesir edebileceği durum ve olayları ortaya çıkarmaktır. Kişisel
menfaat ve çeşitli grup sadakati ve, bunlara bağlı olarak gelişen durumlar
bunların en önemlileridir. Aynı derecede önemli olan bir başka konu ise,
insanların düşüncelerinden önyargıyı sıyırmaya azimli olduğu durumları, veya
bir başka deyişle, hangi durumların insanların hakikati bilmek ve gerçeğe
ulaşmak için güçlü arzu duymalarına neden olduğunu ortaya çıkarmaktır. Bu iki
konunun sorgulanması, yakın dönem tarihçisinin olaylardan tecrit edilmediği
için büyük ölçüde zarara uğrayıp uğramadığı hakkında karar vermemizde yardımcı
olacaktır.
Kişisel menfaat, bildiğimiz anlamıyla düşünürsek, büyük bir tehlike
değildir, çünkü kolayca ayıklanabilir. Daha az belirgin olan, kişinin politik
inançlar konusu ise, kişisel menfaatten daha yaygındır ve daha tehlikelidir,
çünkü kişilerin bu tür inançlarını gereği gibi sorgulamasında isteksizliğe yola
açar. Bu konuda en az belirgin görünen fakat belki de en önemli olan grup
sadakatidir ve milliyetçilik burada ilk sırayı alır. Bu tür duyguların yakın
dönem tarihçisinin, yorumunu etkileyeceği muhakkaktır. Savaş sırası veya savaş
sonrası gibi, milli duyguların yükseldiği ve tarafsız yazmanın zor olduğu
durumlar mevcuttur, fakat bu imkansız olduğu anlamına gelmez. Şimdi bunları,
geçmiş dönem tarihçisinin durumu ile karşılaştırabiliriz. Kişisel menfaat,
tarihçinin geçmiş hakkında yazdığından nadiren etkilenir. Ancak kişiler
geçmişteki bir şahsı haklı çıkarmak için de yazabilirler. Günümüzdeki siyasi
görüşlerin ise geçmişin tarihini etkilediğine dair örnekler bulmak zor
değildir. Bazıları, sıradan insanlar veya idareciler ve devlet adamları ile
ilgilenirler, bazıları da, hem geçmişi hem de şimdiyi açıklayan ve geleceği
tahmin eden tarihin en iyi tarzı olduğunu söyler. Akademik tarihin bu tür önyargıların üzerine çıkması gerekir.[14]
Milliyetçi önyargının tarih yazımına etkisi konusunda da durum büyük ölçüde
aynıdır. Bu tür önyargı ile ilgili örnekler çoktur, fakat en iyi tarih
yazıcılığının bundan uzak olması gerekir.[15]
Böylece, kişisel menfaat ve milli duygular konularında geçmiş
tarihçisinin, yakın dönem tarihçisinden çok farklı bir konumda olmadığını
görüyoruz. Ancak, her iki tarihçide de görülen, sınırlı objektiflik olarak
ifade edebileceğimiz bu durum, yanlılığın meşrulaştırılması için neden olarak
gösterilmemelidir.[16]
Madalyonun diğer yüzüne gelince; mümkün olan insani tarafsızlığı başarmak ve
önyargıdan kaçınmak için gerekli dürtülerin neler olduğu ve bunların ne kadar
güçlü olduğunu ortaya koymak gerekiyor. Yakın dönem tarihini, akademiklerin
dikkati ve saygısına değer, ciddi bir bilgi sahası olarak yerleştirmek
isteyenlerin en büyük endişesi, bu dönem dünyasının tarafsız olarak
çalışılabileceğini göstermektir. Onların asıl amacı, önyargıyı ortadan
kaldırmak ve tam anlamıyla akademik çalışmalar üretmektir. Çalışmalarının,
bilgili eleştirmenler karşısında, yalnızca bir görüş değil, tartışma olmasını
isterler. Bu da, objektif olmaları için bir başka nedendir.
Yakın dönem tarihçisi için, geçmiş tarihçiyle karşılaştırıldığında
zaafı olduğu iddia edilen bir başka nokta şudur; eğer tarihçi kendi şahit
olduğu olayları yazıyorsa, kaçınılmaz olarak kendisi şahittir. Bunun aksine
geçmiş tarihçi, bütünüyle başkalarının şahitliğine tabidir ve bunun üzerine kendi
eleştirel bakış açısını getirir. Bu yakın dönem tarihçisi için hem avantaj hem
de dezavantajdır. Avantajdır, çünkü halkın genel halet-i ruhiyesini doğru
olarak yansıtabilir, dezavantajdır; çünkü kendi hatıralarının bağımsız bir
değerlendirmesini yapamaz. İnsanlar kendi şahsi hatıralarını, başkalarından
okuduklarının ışığında düzeltmeye isteksizdirler. Diğer yandan, yakın dönem
tarihinin okuyucuları, olaylardan haberdar olan kişilerdir. Bu nedenle, yakın
dönem tarihçisinin kendi şahsi görüşlerinin, halkın görüşünü temsil edip
etmediğini kontrol etme imkanı vardır.[17]
Yakın dönem tarihçisinin olaylardan tecrit olma
meselesi hakkında şunları söyleyerek tartışmamızı noktalayabiliriz; bu kendi
başına objektifliğe engel değildir. Objektifliğe asıl engel, hangi şekilde
kendini gösterirse göstersin, önyargıdır. Tarihçinin kendi yaşadığı dönemi
yazmasında bazı tehlikeler var ise de, tarafsız olması için de güçlü saikler
mevcuttur. Bu tür tarafsızlığı başarma yakın dönemi yazmada, geçmiş dönemi
yazmadan daha zor olabilir fakat imkansız değildir.
Buraya kadar yaptığımız tartışma, yakın ve geçmiş
dönem tarihi arasındaki farktan ilkiyle ve esas olarak da tarihçilerin
tutumları ile ilgili idi. Şimdi de yakın dönem olayları ve kaynakları ile ilgili
olan ikinci noktayı tartışmaya başlayabiliriz.
Yukarıda, tartışmamızın başında, geçmiş dönem tarihçisinin çalıştığı dönemin olaylarını hangi olayların takip ettiğini bildiğini, yakın dönem tarihçisinin ise, günümüze yaklaştıkça bundan daha fazla mahrum kaldığını belirtmiştik. Geçmiş olayları yazarken, takip eden olayları ve gelişmeleri bilmesi tarihçiye ne kazandırır? İdareciler ve devlet adamlarının gerçek niyetlerine dair daha kesin değerlendirmelerde bulunabilir. Olayların sonuçlarına dair bilgi, hiç şüphesiz, gerçekte neyin amaçlandığına dair değerli bir rehberdir. Fakat bu, olayların sonuçlarını analiz etmeden ve daha fazla sorgulamadan, bütün bu sonuçlar bu olayın neticesidir demek anlamına gelmez. Tarihçinin takip eden olayları bilmesindeki gerçek avantaj, onu sonuca otomatik olarak ulaştırmasında değil, sorular sormaya sevk etmesinde yatar. Gerçekte ne olduğu, olayların sonuçları ile sıkı sıkıya bağlıdır. Sonuçlar hakkında tam bilgimiz olunca, ancak o zaman neler olduğunu layıkıyla anlayabiliriz. Tarihçinin görevi geçmişteki insanları, onların kendilerini anladığından daha iyi anlamaktır. Bunun gerçekleşmesi için de tarihçinin takip eden olaylar hakkında bilgiye mutlaka ihtiyacı vardır.[18]
Geçmiş dönem tarihçisi/standart tarihçi bu durumda avantajlıdır.
Örneğin, günümüzde Kurtuluş Savaşı üzerine yazan bir tarihçi sadece olayı
değil, kısa ve uzun vadedeki sonuçlarını da bilir. Yakın dönem tarihçisi bu
avantajdan mahrumdur. 1925 yılında Kurtuluş Savaşı'nı yazan yakın dönem
tarihçisi hala olaya yakındır, kısa vadedeki sonuçlarını bilir, fakat standart
tarihçinin uzun dönem bakış açısından yoksundur. Tam anlamıyla yakın dönemi
yazıyorsa sonuçlar ve tesirlerden haberdar değildir, yalnızca olayı bilir. Eğer
takip eden olaylara dair bilgi, olaylara yön veren idareciler, devlet adamları
ve diğerlerinin politikaları ve niyetlerini daha iyi anlamamızı mümkün
kılıyorsa, bu durum, bizim yalnızca ne olduğu ile değil aynı zamanda neden
olduğu ile, yani tarihte izah ile ilgilenmemize yol açar. Takip eden olayları
bilmesi tarihçiye, olayları izah etmede ne kadar yardımcı olur? Bir tek olayın
bireysel olarak izahı söz konusu olduğunda tarihçi takip eden olayla ilgili
bilgiye daha az bağımlıdır. Fakat tarihte izahı, olaylar arasında bağlantı
kurarak yapmaya çalışır ve bir kaç olayı, aynı hareket ve politikanın parçası
olarak görürsek, olaylar dizisindeki herhangi bir noktada takip eden
gelişmelerden haberdar olamama hareket veya politikanın ne amaçla yapıldığını
anlamamıza ciddi şekilde engel olur.[19]
Tarihçinin takip eden gelişmelere bağımlı olduğu bir başka nokta da,
olayların önemini tayin etme konusundadır. Bir olayın önemi konusunda pek çok
faktör etkilidir ve çoğu kişi bunun bir değer yargısı olduğunda hem fikirdir. Fakat
tarihçiler arasında bir faktör geçerli görünmektedir. O da, bir olayın çok
sayıda insanı etkilemesi ve geniş çaplı ve uzun vadeli sonuçlar doğurmasıdır.
Dolayısıyla, Fransız İhtilali'nin önemli olduğunu düşünürüz, çünkü tesiri dünya
çapındadır ve yaşadığımız yüzyıla ulaşmıştır.
Standart tarihçinin takip eden olaylar bilgisine bağımlı olduğu ve
durumlar karşısında yakın dönem tarihçisinin durumu nedir? Önce, bir tek olay
ve bu olayın tekliğini, benzersizliğini ortaya koyma ve bununla bağlı olarak da
izahı konusunu tartışabiliriz. Yakın dönem tarihçisi bir tek olayı aydınlatmaya
çalışırken, meslektaşı geçmiş dönem tarihçisini eder ve yalnızca ne olduğunu
değil, niçin ve ne zaman olduğunu ve neden bu halde gerçekleştiğini bulmaya
çalışır. Bir tek olayı aydınlattıktan sonra, bu olayı bir dizi olayların, bir
hareketin parçası olarak görmek gerektiğinde, yakın dönem tarihçileri
problemlerle yüz yüze gelirler. Tarihi bir izah tarzı olarak, olaylar arasında
bağlantıların kurulması ilk olarak W.H. Walsh tarafından öne sürülmüş ve yakın
dönemden bir örnek verilmiştir.[20]
Walsh, Hitler saldırısının
savaştan önceki değişik aşamalarını, aynı politikanın kısımları olarak
görmüştü. Böylece, Hitler'in 1936'da Rhineland'ı 1938'de Anschluss'u ve
ardından Çekoslovakya'nın bir kısmını, daha sonra da tamamını işgalini,
bağlantılı bir hareket ve bir tek politikanın kısımları olarak değerlendirmişti.[21]
Bu noktada bir zorluktan söz etmeliyiz. Her şey tarihçinin yazdığı olaylar
dizisindeki kesin bir noktaya bağlıdır: böyle bir olaylar serisinin başında,
ortasında veya sonunda yazıyor olabilir. Bu konumların her birinde bulunan
tarihçinin olayları değerlendirmesi farklı olacaktır. Bu durumda olan yakın
dönem tarihçisi, geleneksel tarihçinin takip eden olaylara dair bilgisinden aldığı
yardımı, tahminden alacaktır. Eğer yakın dönem tarihçisi tahminde bulunmazsa
yüzeysel kalır ve kronikçiden öteye gidemez. Bu söylediğimiz bir tek olayı
açıklamak için geçerlidir. Eğer tarihçi, bir hareket, akım ve devam ede gelen
politika keşfetti ise yine tahminde bulunmak zorundadır. Olaylar arasında
bağlantı kurma sürecinin daha sonra geliştirilmiş hallerinde, örneğin,
başlangıçta niyet edilmemişse bile, belli bir sürece veya gelişmeye katkıda
bulunan olayları bir arada guruplamada her şey tahmine dayandığı için, yakın
dönem tarihçisi büyük ölçüde özürlü durumdadır.[22]
Örneğin, 1979 Kuzey Kıbrıs
Harekatı ve ardından Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin kuruluşu, adanın Türkiye
ile bütünleşmesinde birer aşama mıdır? Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla ortaya
çıkan Türk devletleri, gelecekte kurulacak olan bir "Türk Devletler Topluluğu"nun
bir aşaması mıdır? Bu soruların cevaplan hakkında tahminde bulunmadan,
günümüzde bu konularda yazmak mümkün değildir.
İkinci noktamız olan olayların önemini tayin etmeye gelelim. Bu konuda
geleneksel/standart tarihçinin sonraki gelişmelere dair bilgisini
değerlendirmeye kattığını öncelikle belirtelim. Bütün tarihçiler, hangi ölçekte
yazıyor olurlarsa olsunlar seçim yapmak zorundadırlar. Kendilerine seçimlerini
hangi kriter üzerine yaptıkları sorulduğunda, çalıştıkları dönemde 'önemli'
buldukları olaylan ve faktörleri seçtiklerini söylerler. Bir olayın önemli
sayılması için değişik faktörlerin etkili olduğunu, tarihçilerin, çok sayıda
insanı etkileyen ve uzun vadeli sonuçlar doğuran olayları önemli olaylar kabul
etmede hemfikir olduklarını yukarıda belirtmiştik. Yakın dönem tarihçisi
olayları seçerken, geçmiş üzerine çalışan tarihçiden çok daha büyük
problemlerle karşı karşıyadır. Bunlar, yakın dönemdeki belge bolluğuna ek
olarak, artık birbirine bağımlı ülkelerden oluşan bir dünyada yaşamakta
olduğumuz gerçeğidir. Buradan yola çıkarak bazıları yakın dönemin dünya
ölçeğinden daha küçük ölçekte çalışılmasının tatmin edici olmayacağını
savunurlar. Bu görüşün doğruluğu tartışılabilir ve millî devlet var olmaya
devam ettiği sürece tarihi birim olarak çalışılmaya devam edileceği öne
sürülebilir. Her iki durumda da, bizim tartışmamız açısından yakın dönem
tarihçisinin ne önemlidir, ne dahil edilmeli ne atılmalıdır, neler
vurgulanmalıdır konularında büyük bir ayıklama, seçme problemi vardır. Oldukça
zor olan bu problemin üstesinden gelmek için tarihçi geleceğe yönelik
tahminlerde bulunmalıdır. 1950 yılında Almanya'nın ikiye ayrılışını yazabilir.
Bu önemlidir çünkü bölünmüş bir millet istikrarsız durum yaratır, gerginliğe
yol açar, savaşa neden olabilir. Bütün bunlar gelecek sıkıntıların tahminidir.[23]
Orta Doğu'da suyun problem haline geleceği, petrol yerine su için
savaşılacağı da yine gelecek hakkında yapılan bir tahmindir. Tarihçinin bu tür
olayları seçmesi ve önemli olarak kabul etmesi, durumun gelecekteki ihtimalleri
dolayısıyladır.
Eğer tarihçinin olayları seçerken ve açıklarken, gelecekte olabilecek
gelişmelerin tahminine dayandığını kabul edersek, bu tahminleri neye göre
yaptığını sormalıyız. Bu konuda çeşitli ihtimaller mevcuttur. Bunlardan ilki
geçmişten örnek göstermesidir; geçmişte şöyle bir durum olmuştur ve şu
sonuçları vermiştir, aynı sonuçlar gelecekte de beklenebilir.[24]
İkincisi, bazı tekamül
teorilerini esas alarak tahminde bulunur. Örneğin, bir ülke gelişmesinde belli
bir aşamaya gelmiştir, saldırgan ve yayılımcı olması ve pazar araması veya,
alternatif olarak, fethe yönelmesi beklenebilir. Üçüncüsü, kesin tahminler yerine,
kehanette bulunur ve olayın genel durumunun kendisini ileride şu gelişmelerin
olacağını beklemeye yönelttiğini söyler. Bu arada, belli dönem ve millete
yönelik genellemeler de mevcuttur, bunlar sınırlı tahminlere yöneltir. Örneğin,
başka bir millet değil de, Almanlar daima saldırgan olacaktır, dolayısıyla
bölünmeleri tehlike değil, tam tersine güvenlik teminatıdır gibi. Son olarak
da, kanun benzeri genellemeler diyebileceğimiz, tarihten, tarihten alınacak
dersler vardır. Buna örnek olarak, Bruston, İngiliz tarihçi Lord Acton şu
meşhur gözlemini aktarmaktadır; "bütün iktidarlar bozulur, mutlak
iktidarlar mutlaka bozulur". Bu söz Hitler'in iktidara yükselişiyle ilgili
tahminde bulunmada kullanılmıştır ve böyle bir tahminin, bu durumda doğrulandığı
düşünülmektedir.[25]
Eğer geçmişten çıkarılan genel kanunlar, bilimsel kanunlar gibi kesin
olarak formüle edilmiş ise, bunlara dayalı olarak yapılan tahminler de kesin ve
doğru olacaktır. Fakat biz biliyoruz ki durum böyle değildir, çünkü tahminlerin
dayandığı kanunlar ne kesindir, ne de tamamıyla doğrudur; tahminler belli
sanılar üzerinde yükselmiş ihtimaller, faraziyeler veya neticelerdir. Yakın
dönem tarihçisi kesin kanunlara dayanmaz, zaten böyle kanunlar da yoktur;
geçmişten çıkarılan az-çok kesin, bazen genel, bazen de geçerliliği sınırlı
kanun-benzeri genellemelere tabidir. Dolayısıyla, tarihçi tarafından adapte
edilen varsayıma, genellemeye ve tahmine dayalı olarak, yakın dönemin değişik
yorumları yapılabilir.[27]
Tartışmamızı şöyle özetleyebiliriz: Yakın dönem
tarihçisi, uzun vadede tesirleri olacağına inandığı faktörleri, hareketleri
veya olayları önemli olarak belirler. Bunu yaparken dayandığı en önemli nokta,
olayların gelecekteki durumu hakkındaki tahminleridir. Benzer tahminler yakın
dönemi izah etmede de kullanılır. Bu tahminler, muhakkak şeyler değil yalnızca
varsayımlar olduğu ve farklı varsayımlar günümüzün farklı yorumlarına yol
açtığı için, yakın dönem tarihinin geçici mahiyette olduğu kabul edilmelidir.
Ancak bu geçici mahiyet kabul edildiğinde ve üzerine dayandığı tahminler açıkça
belirtildiğinde, yakın dönem tarihi, günümüz hakkındaki düşüncemize gerçek katkıda
bulunabilir.
Yakın dönem tarihinin bu geçici karakteri zaafı
olarak kabul edilmemelidir. Ancak geçmiş tarihe atfettiğimiz nihailiği yakın
döneme de atfedemeyiz. Tarihi düşünce dediğimiz bilgi türünün kesinleşmiş ve
tamamlanmış değil, değişen ve gelişen düşünce bilgi türü olduğunu kabul
edersek, yakın dönem tarihinin geçici mahiyetini zaaf olarak kabul etmek haklı
görünmüyor.
Yakın dönem tarihçisi ile geçmiş dönem tarihçisi arasındaki bir diğer farklılık kullandıkları kaynaklar konusundadır. Geçmiş dönem tarihçisi mevcut kaynakları kullanır, bunlarla yetinmek zorundadır. Yeni belgelerin keşfedilmesi her zaman muhtemeldir, fakat genelde veriler bellidir. Yakın dönem tarihçisi ise çok daha fazla sayıda ve konuyla daha doğrudan ilgili delillere sahiptir. Eğer verileri yeterli bulmazsa kendisi de, anket, görüşme vs. yoluyla yeni veriler oluşturabilir. Bilgi Çağı diye adlandırdığımız 20. yüzyılda hem bilginin türü ve niteliği değişmiş, miktarı artmış hem de, orta çağlardaki gibi belli kişilerin ve sınıfların tekelinde bulunma durumundan kurtulup, sıradan insanların, ilgilenen herkesin kolayca ulaşabileceği duruma gelmiştir. Bu bağlamda çağımızın insanının bir bilgi bombardımanına tutulduğunu söylemek yanlış olmaz. Bunun yakın dönem tarihçisine etkisi ise, faydalanacağı bilgi kaynaklarına, geçmiş dönem tarihçisinden farklı olarak, yenilerinin eklenmesidir. Bir yandan bilgi kaynaklarının sayısı, verdikleri bilgi miktarı ve türleri artarken, buna paralel
olarak, bilgiye ulaşmayı ve kullanmayı kolaylaştıran yeni araçlar da
keşfedilmiştir. Bilgiyi yaymayı ve bilgiye ulaşmayı saniyelere indirgeyen
İnternet ve çok sayıda veriyi güvenilir ve hızlı işlemeye yarayan bilgisayar
programları bu konudaki en köklü değişmelerdir. Bilgisayar ve benzeri modern araçlar
sayesinde, yakın dönem tarihçisinin kullandığı veriler, baş edilmesi mümkün
olmayan bilgi yığını halinden çıkıp kolay ulaşılabilir ve işlenebilir veriler
haline gelmiştir.
Yakın dönem tarihçisinin verileri çeşit ve sayıca çok
olmasına rağmen, kalite yönünden yetersiz görülebilir. Resmi kayıtların otuz
yıl süreyle gizli kalması kuralı gereği-bu kural bazı belgeler için elli
yıldır-politika ile ilgili en büyük veri kaynağı kullanılmaz haldedir. Özel
kolleksiyonlar da, sahipleri hala politikada aktif oldukları için kullanıma
açık değildir. En sağlam ve güvenilir veri kaynağı olduğu düşünülen resmi
kayıtların ve özel kolleksiyonların yakın dönem tarihçisinin kullanımına açık
olmamasının, onu daha az güvenilir kaynaklara yönelttiği düşünülebilir. Bir
başka deyişle, yakın dönem tarihçisi doğru
bilgi yanında, bir de yanlş bilgi ile de karşı karşıyadır. Bunları
nasıl ayırt edecek ve yakın dönemi sağlam, güvenilir verilere göre nasıl
yazacaktır?
Yakın dönemin kaynaklarını sözlü kaynaklar;
basın-yayın; resmi yayınlar ve kitaplar; anketler, kamuoyu yoklamaları ve resmi
istatistikler; arşivler; özel belge kolleksiyonlar ve bilgisayar ağları ve
İnternet olarak yedi çeşide ayırabiliriz. Bu veriler aşağıda sırasıyla
tartışılacak, zayıf ve güçlü noktalarına değinilecek ve yakın dönem tarihi ve
tarihçisi açısından kullanılabilirlikleri değerlendirilecektir.
Sözlü kaynaklarla kastedilen, olayı yaşayan, şahidi olan kişilerle
yapılan görüşmelerden elde edilen bilgilerdir.[28]
Yakın dönem tarihinin günümüze en yakın dönem olması itibarıyla, olayları
yapan, yönlendiren veya şahidi olan şahıslar halen hayattadır. Dolayısıyla,
yakın dönemin aktörleri olarak niteleyebileceğimiz bu şahıslarla yapılacak olan
görüşmeler ve değişik ortamlardaki sözlü bilgi aktarımları, yakın dönem tarihi
araştırmalarında önemlidir. Aslında sözlü bilgiler, yazılı belgelere göre daima
daha az güvenilir bilgi kaynakları olmuştur. Resmi belgeler ve özel
kolleksiyonlar araştırmacıya hemen
sunulmadığı için-resmi belgeler otuz yıl süreyle araştırmacıya kapalıdır, bu
süre bazı istihbarat belgeleri için daha da uzundur-yakın dönemin tarihini
yazmada sözlü bilgiler ön plana çıkar. Araştırmacının elinde bütün belgeler
mevcut olmasına rağmen hala boşluklar olabilir, sözlü bilgiler bunları
doldurmada işe yarar. Kişiler arasındaki ilişkiler, kişilerin karakteri
tavırları belgelerde çoğu kez bulunmaz. Diğer yandan sözlü bilgiler, mevcut
belgelerin daha kolay anlaşılmasını sağlayabilir, hangi belge daha önemli,
hangisi okunmalıdır gibi konularda yardımcı olur, karışık görünen belgeleri
sıraya dizmede yol gösterir.
Tarihçi araştırmasında kullanacağı bütün bilgileri dikkatlice değerlendirmelidir. Sözlü bilgi edinme yani görüşme söz konusu olunca, daha da dikkatli olması gerekir. Bazıları arşivde saklanan belgelere bütünüyle güvenilir olarak bakarken, sözlü bilgileri tamamıyla güvenilmez olarak görür. Sözlü bilgilerin dikkatli değerlendirilmesi gerektiği muhakkaktır ve potansiyel problemler şöyle sıralanabilir. Bunlardan ilki, sözlü bilgi kaynağı olan kişi, özellikle de onun hafızası ile ilgilidir. Bu konuda yaygın düşünce, olayın şahidinin yaşı ve olayın eskiliği ile şahidin verdiği bilginin orantılı olmasıdır. Örneğin yaşlı bir insanın gençliğinde meydana gelen olaya dair hatırası çoğu kez bulanıktır. Diğer yandan, olayın hemen ardından olaya şahit olan kişi ile yapılan görüşme/sözlü bilgi alımında da zorluklar mevcuttur: kişinin şahsi düşünceleri olayın anısına karışmış olabilir, İnsan aklı olayları ancak belli bir süre sonra objektif olarak değerlendirebileceği için, görüşmenin olaydan bir süre sonra yapılması veya, olaydan hemen sonra yapıldı ise bir süre sonra tekrar edilmesi tavsiye edilir. Görüşme yapılan kişinin olayı bilinçli olarak saptırıyor olması, olayları aşırı basitleştirilmesi, olayda kendi rolü ve önemini abartması, taraflı tutumu vs. görüşmede alınan bilgileri değerlendirirken dikkat edilecek noktalardır.
Basın-yayına günlük gazeteler, haftalık veya aylık dergiler, radyo ve
televizyon girer. Resmi belgelerin yokluğunda, yakın dönem tarihçisi için basın
önemli kaynak olur. 1961 yılında Amerika'da Newsweek
dergisini satın alan Philip Graham, derginin "tarihin ilk versiyonu
olmasını" istemişti. Yine bir başka Amerikalı gazeteci-politika yorumcusu
kendi gibi kişilere "biz de alt düzeyde bir tür tarihçiyiz" demişti.[29]
Yakın dönemde gazetecilerin daha çok ilgilendiğinden yukarıda bahsetmiştim.
Kendilerini bir çeşit tarihçi gibi gören ve tarihin ilk versiyonunu
yazdıklarını düşünen gazeteciler acaba gerçekte bu işi yapıyorlar mı, yoksa
yakın tarih için, tarihçinin faydalanacağı verileri mi üretiyorlar? gibi
sorulara aşağıda cevap aranacak, basın-yayın ürünlerinin yakın dönem
tarihindeki kullanımı değerlendirilecektir.
İlk sorumuz olan, gazeteler gerçekte tarihin ilk versiyonunu üretir mi?
den başlayalım. Bu işe ciddi şekilde soyunan gazetelerin sayısı, Türkiye'de
değil dünyada çok azdır. Gazetelerde en iyi neyi görebileceğimizi bir
düşünelim; politika ile ilgili yazılar gazetelerde ağırlıklı yer tutar;
gazetelerde en iyi politik şahsiyetleri tanıyabiliriz-iktidarda olanlar ve
olmayanlar buna dahildir-onlarla yapılan röportajları takip edebiliriz; siyasi
partiler arasındaki çekişmeler de gazetelere en iyi yansıyan konulardandır.
Resmi belgeler açıldıktan sonra bile gazeteler parti politikası için en iyi
kaynak olurlar.
Gazetelerden edinilen politika ile ilgili bilgileri tarihçi, gazetenin
açık ve gizli siyasi eğilimlerine göre değerlendirmelidir. Gazeteciler arasında
tarafsız haber vermeyi yansıtan 'haber kutsal, yorum serbesttir' kuralı
geçerlidir fakat tarihçiye yardımcı değildir. Verilen haberin veya yorumun
değeri, editörün beğenileri olduğu kadar, haberi sunan kişinin önyargıları
ışığında değerlendirilmelidir. Tarihçiden beklenen tarafsızlık ve hakkaniyet
gazeteciden beklenmez. Gazeteler sağ veya soldaki siyasi partilerin
destekleyicisi veya sempatizanıdır. Tarihçi, gazeteleri çalışırken bunları göz
önünde bulundurmalıdır.
Gazeteler politika konularındaki haberde mükemmeldir, fakat diğer
konular için aynısı söylenemez. Gazetecilerin eğitim, ziraat, bilim ve
teknoloji gibi konularda uzmanlaşması 1950'lerden sonra gelişmiştir. Ciddi
gazetelerin politik, ekonomik diplomatik, savunma, Beyaz Saray gibi muhabirleri
yoluyla, okuyucuların, yakın dönem tarihçileri ve siyaset bilimcilerinin,
hükümette ve dünyada olup biten hakkında bilgi edinmeleri idealdir. Fakat,
özellikle tarihçiler, gazeteleri yakın dönemin yetersiz şahitleri olarak
görürler. Örneğin Türkiye'nin Avrupa Topluluğu'na üyeliğini ele alalım. Konu
ile ilgili bilgileri genelde diplomatik muhabirler verir. Onlar da, üyelik
sürecinde takip edilecek yolları, modelleri tartışmazlar, yani yüzeyseldirler.
Gazeteler ilgi sahaları konusunda oldukça gelenekseldir.
Örneğin tarihçinin ilgi duyacağı, çeşitli kurumların faaliyetleri gibi konular,
yeterli ilgiyi çekmeyeceği düşüncesiyle gazetelerde yer almaz. Gazetelerde
okuyucunun ilgisini çekecek türden habere yer verilir. Popüler gazeteler çoğu
zaman olayları takip etmezler. Olay takibi ancak ciddi gazetelerde görülür.
Tarihi kaynak olarak gazetelerin eleştirilecek diğer bir yanı da, çoğu
gazetelerin, hem de ciddilerinin, genelde politik gündemi takip etmeleridir.
Olayların arkasındaki gizli gündem fazla yer tutmaz. Örneğin, Güneydoğu ile
ilgili hep askeri harekat ve terörist eylemleri haberi duyarız. Bölgenin
sosyo-ekonomik sorunlarına gazetelerde pek yer verilmez. Bu da gazetelerin günü
gününe olayları takip etme endişesi ile ilgilidir. Gazetenin editörü günün haberini
vermek zorundadır ve rakip gazeteler ile haber yarışı içindedir.
Yerel basından da bahsederek gazeteler kısmını
noktalayabiliriz. Yerel basın daha çok mahalli politika üzerine çalışanlar ve
biyografi yazarları için faydalıdır. Ülke çapındaki gazetelere ekleyecek çok az
şeyi vardır, konuları mahalline sınırlıdır.
Günlük gazetelerin daha az değindikleri sağlık,
teknoloji, bilim, eğitim, politika, bilgisayar gibi konular haftalık aylık
dergilerde geniş yer tutar ve konu ile ilgilenenlere gerekli bilgileri ve
gelişmeleri sunar. Yakın dönem tarihçileri ilgilendikleri konularda çıkan
dergileri takip etmelidir.
Radyo ve televizyonda hazırlanan programlar, bu
programlarda olayın şahitleri ile yapılan görüşmeler yakın dönem tarihçisi için
önemlidir. Yakın dönemi anlamada televizyon radyodan daha az yeterlidir. Resme
olan ihtiyaç mesajı bozar düşüncesi hala geçerlidir, fakat buna bazı istisnalar
mevcuttur. Aktüel konuları işleyen programlar, belgesel diziler bunlardandır.
Televizyonda hazırlanan programlar, özellikle de haber programları olayın belli
yönlerini aktararak kamuoyunun düşüncesini şekillendirme amaçlı olmaktadır.
Örneğin, Körfez Savaşı sırasında Irak'tan yayın yapan CNN televizyonunun, bir
tek sivil ölümü bile göstermemesi, Körfez Savaşı'nı, kendi ve dünya kamuoyunda
meşrulaştırma çabasının sonucudur. Dolayısıyla, yalnızca televizyon seyrederek
savaşta sivil kayıp olmadığına karar vermek yanlış olur. Radyo ve televizyon
programlarının belli amaç ve hedefleri gerçekleştirme doğrultusunda
hazırlandığı akıldan çıkarılmamalıdır. Ayrıca, medya haberleri, kitleler için
tüketilmek üzere hazırlanmıştır, kolayca manupile edilebilir. Yapımcıların
rating yükseltme endişelerinin de olduğu hesaba katılmalıdır. Yakın dönem
tarihçisi, medyanın verdiği bilgi ile çoğu zaman çatışabilir. Yukarıda yakın
dönem tarihçisi, bilgi ile olduğu kadar yanlış bilgi ile de karşı karşıyadır
demiştik. Bu yanlış bilgi kaynaklarından biri de modern medyadır. Yakın dönem
tarihçisinin medya aracılığıyla yapılan her türlü yayını, güvenilirliği kesin
bir kaynak gibi kullanması yanlıştır. Bunların, olayların doğal yansıması değil
kurgu olduğu akıldan çıkarılmamalıdır.
Olayları anında kaydeden video filmleri ve fotoğraflar yakın dönem
tarihçisi için önemli kaynaktır. Geçmiş dönem tarihçisi için mevcut olmayan bu
imkana, yakın dönem tarihçisinin ayrıcalığı diyebiliriz. Bildiğimiz gibi
tarihte olayları tekrar etme imkanı yoktur. Fakat eğer olay filme alındıysa,
tarihçi olayı tekrar tekrar görme imkanına sahiptir ve belgelerde rastlanmayan
ayrıntıları yakalayabilir.
Basın-yayın ürünleri ile ilgili olarak yukarıda verdiğimiz sınırlamalar
çerçevesinde özetle şunları söyleyebiliriz: Günlük haber verme, gündemi
yakalama endişesi içinde olan bu ürünler bizim tarif ettiğimiz anlamda, yakın
dönem tarihi, bu ürünleri yazanlar da yakın dönem tarihçisi olamazlar, ancak
tarihçiye, resmi belgelerin yokluğunda gerekli verileri sunarlar. Bu veriler
hakikati içerdiği gibi aynı derecede yalan ve yanlışı da içerebilir, tarihçiyi
yanıltabilir. Tarihçi bu tür verileri, her zaman olduğundan daha fazla titizlik
göstererek değerlendirmelidir.
Bu kısma, gazete ve dergilerin dışında kalan, resmi
yayınlar, referans kitapları, yıllıklar, hatırat, biyografiler, günlükler ve
roman-tiyatro dahil edilmiştir. Bu tür yayınlar, yakın dönem tarihçisinin
çalışmak istediği donemde neler olup bittiği hakkında kaba bir çerçeve
hazırlamak için yardımcı olurlar.
Resmi yayınlardan, periyodik olarak yayınlanan-bu
günlük, aylık ve yıllık olabilir-ve belirli dönemde meydana gelen olayları
kaydeden yayınlar kastedilmektedir. Örneğin, Ayın Tarihi'nde bir ay içinde
geçen olaylar ve siyasilerin resmi açıklamalar yer alır. Bakanlar kurulu
kararlarının yayınlandığı Resmi Gazete
ve meclisteki konuşmaların kaydedildiği Meclis
Tutanakları periyodik yayınlar arasındadır. Siyasi partilerin yayınlan,
takip edilen politikalar ve siyaset konusunda yorum sunduğu için önemlidir
fakat polemikli nitelikleri düşünülerek kullanılmalıdır.
Referans kitapları olarak adlandırabileceğimiz eserler, dönemin
olay1arını doğru olarak belirlemede yakın dönem tarihçisine yardımcı olur.
Bunlara bir kaç örnek verebiliriz: Fahir Armaoğlu, 20. yüzyıl Siyasi Tarihi, 1914-1980, Ankara
1984; Nuran Dağlı - Belma Aktürk (haz), Hükümetler
ve Programları 1920-1960, Ankara, 1988; İsmail Soysal, Tarihçeleri ve Açıklamaları ile Birlikte
Türkiye'nin Siyasal Anlaşmaları 1920-1945, cilt I-II, İstanbul"
1983; Tank Zafer Tunaya, Türkiye'de Siyasi Partiler 1859- 1952,
İstanbul,1952.
Çalışmak istenilen dönemde meydana gelen olayları tespit etmek için en
iyi yol yıllıklara müracaat etmektir. Belli bir ülke hakkında olduğu gibi,
dünyada bir yıl içinde gerçekleşen olayları kaydeden yıllıklar da vardır. Örneğin
Wihitaker’s Almanac’da yılın
olayları ile ilgili bölüm mevcuttur ve yalnızca politika ve İngiltere ile
sınırlı değildir. Türkiye'de yayınlanan Haberbank
(Öncü Gazetesi genel yayın yönetmeni Mehmet Göktürk tarafından
yayınlanmaktadır) ve Almanaklar içte
ve dışta bir yıl içinde meydana gelen olayları kaydetmektedir.
Hatıratın, tarihçiyi yanıltmak için yazılmış sözlü tarihinin bir türü
olduğunu düşünen tarihçiler vardır.[30]
Hatırat hakkında şüpheciliği haklı gösteren örnekler mevcut olmasına
rağmen, çoğu hatıratta tarihçinin kullanacağı bilgiler bulunur; bir dönem
tarihinin kaba bir iskeletini sunar, katılan kişilerin, hatıranın sahibinin
gözüyle belli başlı problemleri teşhis etmeye yardımcı olur ve olaydaki asıl
niyete dair deliller sunar. Son zamanlardaki eğilim hatırat ile otobiyografi
arasındaki geleneksel ayırımı kapatma yolundadır. Tarihçi arşiv kaynaklarını
kullanma fırsatını elde edince, hatıratın değeri kaçınılmaz olarak azalır. Bu
durumda ise, kaynaklara rehberlik etme konusunda değeri ön plana çıkar.
Özellikle de, hatıratın az olduğu bir dönemde, önemli ölçüde bilgi kaynağı
oluşturur.
Hatırat yakın dönem tarihçisinin önemli bilgi kaynaklarından biridir
fakat aynı zamanda tehlikeli olanlarındandır. Tarihçi, hatıratın nasıl meydana
geldiğini, hangi kaynakların kullanıldığı tespit etmelidir. Çünkü özel
yazışmalarla desteklenmesine rağmen, hafıza yanılabilir. Hatıratta ufak tefek
hatalar daima mevcuttur. Politikacılar genelde kendi rollerini önemseme ve
katıldıkları olayların önemini abartma eğilimindedirler. İnsanlar hatıraları
çoğu kez, duydukları veya bir sohbet sırasında ikinci elden öğrendikleridir.
Hiç kimse, aradan geçen zaman zarfında, hatıraların etkileyecek hiç bir şey
olmamış gibi olayları hatırlayamaz. İyi bir hatıratın yazılması için, olaylar
yaşanırken oluşan belgelerin biriktirilmesine, bir yerlere kayıtlar düşülmesine
ihtiyaç vardır. Yalnızca hafıza kuvvetine dayanan bir hatıratın ne inandırıcı
bir yönü, ne de belge gibi kabul edilecek niteliği vardır.[31]
Olayların üzerinden yıllar geçtikten sonra her yönüyle hatırlanması ve
üzerine başka olaylar yaşanmamış gibi anlatılması mümkün değildir. Bütün bunlar
hatıratın değerini azaltmak için değil, hatıratı delil olarak kullanmak
isteyenlere diğer belgeler ile doğrulamaları gerektiği için söylenmiştir.[32]
Biyografiler arasında üç türü ayırt edilir: her türlü belge ve bilgiye ulaşılarak yazılanlar; başlıca kayıtlardan ve kişinin yakınlarının işbirliğiyle yazılanlar, basına ve görüşmelere dayanılarak yazılanlar. Yakın dönem tarihçisi açısından bunların her birinin faydaları farklıdır. Özellikle de, üçüncü kategorideki biyografide yer alan görüşmeler, görüşmenin orijinal kayıtlarının bulunmadığı durumlarda boşluğu doldurması açısından önemlidir. Belgeler ve görüşmelerle desteklenmiş, alıntılar yapılmış biyografi en iyisidir. Biyografi yazarları için biyofrafiye konu olan kişinin ölümünden sonra yazılan biyografiler, hayatta iken yazılanlara göre daha az kişisel şahitli olur ve yakınlarını incitme korkusuyla bütün gerçek söylenmeyebilir. Biyografiye konu olan kişi hayatta iken yazılan biyografinin bir avantajı, tarihçiye sözlü deliller sağlamasıdır. Biyografi yazarının görevi, biyografiye konu olan kişinin hayatı ve kişiliğini anlatmaktır. İyi bir biyografi yazmak için, konu olan şahsın önemli olması gerekmez fakat bu şahsın çok yakından gözlemlenmesi gerekir. Biyografinin yanıltıcı bir yönü, söz konusu şahsın, gerçekte öyle olmadığı halde, olayların merkezinde gibi görünmesidir. Olaya katılan diğer kişilerle ilgili benzer çalışmalar okunarak bu yanılgı ortadan kaldırılabilir. Bu sınırlamalar akılda tutularak kullanılan biyografiler, kolay ulaşılabilen kaynak olarak yakın dönem tarihçisi için değerli bir kaynaktır.
Günlükler, olayın hemen ardından, günü gününe tutulan notlardır.
Biyografi yazarı için çok değerli olan bu notlar değişik şekillerde hazırlanmış
olabilir. Örneğin İngiliz Başbakanı Macmillian'ın günlüğü, karısına mektuplar
şeklinde başlamış ve hatırat olarak sona ermiştir. Bu tür bir günlükte amaç
yalnızca, Başbakanlıkta olup biteni haber vermek değil. Macmillian'ın bunlar
hakkındaki düşüncelerini belirtmektir. Diğer yandan, bazı günlükler özel hayat
ve şahsi düşünceler hakkında çok az şey içermek ve olayların iç yüzünü
göstererek tarihe veri bırakmak amacıyla yazılmıştır. Günlük yazmadaki nedenleri
ve amaçları belirledikten sonra; yakın dönem tarihçisi, günlüğün nasıl
yazıldığını ve saklandığını ortaya çıkarmaya çalışmalıdır. Örneğin, günlük daha
sonra orijinal yazan olmayan biri tarafından dikte veya daktilo edilmiş
olabilir. Müsveddelerin temize çekilmesi, özellikle de, bu iş yazardan başkası
tarafından yapılıyorsa, bazı yer değiştirmelere veya kayıplara yol açabilir. Bu
durumlarda yazılanların, orijinal yazar tarafından kontrol edilip edilmediğine
bakılmalıdır. Bazen kişiler kendisi değil, hizmet ettiği kişi hakkında günlük
tutarlar. Bu tür günlüklerde, amacın, yazarı ön plana çıkarma düşüncesi
olmadığından her zaman emin olamayız.
Günlük yazanlar görmek istediğini görür ve duymak istediğini duyarlar.
Başkaları hakkındaki düşüncelerini ve duyduğu söylentilerin doğruluğunu tespit
etmek zordur. Fakat günlükler olmadan da, söylentilerin ne olduğunu bilemeyiz.
Günlüklerde yazılanların olduğu gibi kabul edilmemesi ve söylenenlerin diğer
kaynaklarla desteklenmesi tavsiye edilir.[33]
Roman, tiyatro, film ve diğer kurgu eserleri,
dönemin: düşünce tarzı ve davranışlarını daha yakından anlamaya yardımcı olur.
Fakat aynı zamanda yanıltıcı olabilir, bu nedenle dikkatli kullanılmalıdır.
Roman yazarlarının çoğunun vermek istediği mesajlar vardır. Bu anlamda, popüler
olan romanlar, büyük edebiyat eserlerinden daha faydalı olabilir. Dönemi hayal
etmede yakın dönem tarihçisine yardımcı olan bu tür eserler, kaynak olarak
ciddi çalışmayı gerektirir.
ANKETLER, KAMUOYU YOKLAMALARI VE RESMİ İSTATİSTİKLER
Anketler, kamuoyu yoklamaları ve resmi istatistikler sayısal nitelikte veriler olup, tarihi olgular gibi kendileri için konuşmazlar, yorumu gerektirirler. Öncelikle şunu belirtmemiz gerekiyor, bu tür kaynakları kullanan yakın dönem tarihçisi başkaları-ticari firmalar, devlet veya meslekdaşları-tarafından ve kendisininkinden farklı amaçlarla toplanan verilere güvenmek durumundadır. Örneğin, politikanın nabzını ölçmek için yapılan bir kamuoyu yoklamasında, 'eğer yarın seçim olsa idi, oyunuzu kime verirdiniz?' sorusuna cevap verenler, hemen yarın seçim olmayacağını bilmektedir. Verilen cevapları, seçmenlerin iktidardaki parti için gerçek düşünceleri olarak kabul etmek yanıltıcı olabilir. Belki de hükümete, icraatları hakkında iyi veya kötü düşüncelerini iletmek istemektedirler. Gerçek seçim olduğunda durum tamamıyla değişebilir. Bu tür bir kamuoyu yoklaması sonucunu değerlendiren yakın dönem tarihçisi dikkatli olmalıdır.
İstatistiki verilerin ikinci bir özelliği, toplu ve bireysel düzeyde olmalarıdır. Toplu düzeyde olanlar, pek çok sayıda kişi ile ilgili ve kapsamlıdır. Fakat bu tür verilerin değerlendirilmesi zor ve zaman alıcıdır. Dolayısıyla örnekleme yoluyla, bireysel düzeydeki veriler ön plana çıkar. En fazla 2000 kişiye, ve genelde 1000 kişiye yönelik olarak düzenlenen anketler için görüşme yapılacak veya anket formu dağıtılacak kişiler rast gele seçilebilir. Fakat kamuoyu yoklamaları için belli gruplar hedeflenir.
Üçüncü olarak belirtilmesi gereken nokta, anket
yapılan bireylerin çoğunun farklı kişiler olmasıdır. Bu ay 1000 gelecek ay da
1000 kişi ile görüşebiliriz, fakat bunlar aynı şahıslar değildir. Yaptığımız
ilk ve ikinci görüşmede aynı veya benzer sonuçlara ulaşabiliriz. Fakat, görüşme
yapılan kişiler farklı olduğu için, ilk grup fikrini değiştirmiş midir
bilemeyiz. Aynı kişileri uzun dönemde takip ederek görüşme yapılması tercih
edilir fakat daha masraflıdır. Şunu da unutmamak gerekir, bütün istatistik, bağ
kavramı üzerine kurulmuştur. Bağımlı ve bağımsız değişkenler arasındaki pozitif
veya negatif bağ, aralarındaki nedensel bağı açıklamayabilir. Yakın dönem
tarihçisi bu tür bağları kurarken yanıltıcı olup olmadığına dikkat etmelidir.
Ciddi tarihçiler, şüphesiz, anketler ve kamuoyu yoklamalarını dikkate
alırlar. Fakat bir süre sonra, ekonomik ve siyasi durum ile ilgili devletin
yayınladığı belgelere müracaat ederler. Devletin kullandığı istatistiki
bilgiler en büyük sayısal veri yığınını oluşturur. Ancak bunların tarihçi veya sosyal
bilimcinin faydalanması için düzenlenen veriler olmadığını, farklı amaçlar için
düzenlendiğini hemen belirtelim. Resmi istatistikler arasında nüfus sayımları,
Devlet İstatistik Enstitüsü ve Devlet Planlama Teşkilatı'nın yayınları
sayılabilir. Resmi istatistikler,. tarihçinin istediği türden olmasa da,
olgularla doludur, sosyal tutumlar ve düşüncelerle ilgili sistematik veri
bulunmaz.[34]
Arşivler geçmişteki resmi faaliyetlerin belgelerini saklama ihtiyacı
sonucu oluşturulmuştur. Araştırmacılar içinde arşive en çok ihtiyaç duyanlar
belki de tarihçilerdir. Yazılı belgelerin saklandığı arşivlerde bulunan her
şeyin hakikat olduğunu söylemek yanlıştır. Arşivlere olan güven, arşivde
saklanan belgelerin yazıldığı zamanda ve dönemin şartlarında önemli
olmasındandır. Bu nedenle, ele alınan bir belgeyi en doğru şekilde kullanmak
için, belgeyi yazan kişinin konumunu ve niçin yazdığını araştırmalıyız.
Belirtmemiz gereken önemli bir nokta da arşivde yalnızca o zaman yazılan
belgelerin bulunacağıdır. Yani, bir iş telefonla veya görüşme yoluyla
halledilmiş, bu da bir yere kaydedilmemiş ise, ondan haberdar olmamız mümkün
değildir. Toplantıda konuşulan ve kaydedilmeyenlerden de aynı şekilde haberimiz
olamaz. Kayıp olan bu kısımlar belgelerden belki dolaylı olarak çıkartılabilir.
Gerçekte ne olduğunu anlamak da tarihçiye düşer.
Arşivleri kullanmanın tarihçi için aynı zorlukları
vardır. Bunlar, arşivlerin kaynak olarak kullanılması, belgelerin arşive
nakledilince düzenlenip araştırıcıya sunulması ve kullanıcıya açık olması ile
ilgili zorluklardır. Bir diğer zorluk da, modern devlet mekanizması tarafından
üretilen belgelerin çok fazla sayıda olması, bu nedenle tamamının değil
yalnızca bir kısmının saklanmasıdır.[35]
Resmi belgelerin araştırıcıya sunulmasında konulan zaman sının dünyada otuz yıldır. Bu zaman yarı gizli ve gizli belgeler için elli yıl veya daha fazladır. Bu durumda, yakın dönem tarihçisi için arşivler en az kullanılan kaynak haline gelir. Zaman sınırlamalarının düşürülmesinin, tarihçileri yakın dönemi çalışmaya çekeceği muhakkaktır.
Özel belgeler ile şahıslar tarafından biriktirilen, şahsa ait belgeler kastedilmektedir. Politikacının özel belgeleri, ailesi, arkadaşları ve meslektaşları ile yazışmaları, gayri resmi toplantıların notları, çeşitli müsveddeler ve görevde bulunduğu dönemden kalan resmi belgelerdir. Bütün bunlar, belli bir faaliyetin sonucu veya bu faaliyeti gerçekleştirirken meydana gelmiş olan belgelerdir. Belge kolleksiyonunun tamlığı, çeşitli etkenlere bağlıdır. Bunlardan en önemlisi, sahibinin düşüncelerini netleştirme ve diğer kişilerin iletişim aracı olarak yazıyı kullanma derecesidir. Bazı politikacılar yazmak yerine konuşmayı tercih eder. Dolayısıyla bu tür kişilerin elindeki belgeler sayıca çok değildir. Teknoloji de bir diğer etkendir. Önemli görüşmeler bile şimdilerde telefonla yapılmaktadır. İnsanların belge biriktirme alışkanlıkları da değişiktir. Bazıları her şeyi biriktirir; Winston Churchill gibi bazıları da olayların sonucuna dair hiç bir şeyi saklamaz; bazıları ev değiştirince veya emekli olunca belgeleri imha eder; bazıları da hatıralarını yazacağı zaman düzenler.
Bu tür özel belge kolleksiyonları ilginç veriler sağlar, fakat
sahibinin faaliyetlerinin tamamını kapsadığını söyleyemeyiz. Belgeler bol
miktarda saklanmış olsa bile, bilinçli olarak veya olmayarak bazı kurgular
yapılmış olabilir. Hayatın üzüntülü, başarısız veya sıkıcı olan kısımlarına ait
daha az belge bulunması muhtemeldir.
Özel belgeler dağınık olduğu ve sahibi tarafından belli amaçla
hazırlandığı ve/veya seçildiği için, kullanım potansiyeli sınırlıdır. Yakın
dönem tarihçisi, birbirini tutmayan bilgileri açıklamak için epey zaman ve çaba
harcamak zorundadır. Sonunda olayın aslını arşivler ve basılı eserlerden
anlayacak, özel belgeler ise bazı noktalarda gerekli aydınlatmayı
sağlayacaktır.
Özel belgelerin tasarrufu tamamıyla ait olduğu şahsa aittir. Başka
kimsenin kanuni veya ahlaki kullanma hakkı yoktur. Sahibi, belgelerinin
tamamını veya bir kısmını göstermeye razı olabilir, bu tamamıyla ona kalmıştır.[36]
Yakın dönem tarihçisinin kullanımına açık olan yeni bir veri kaynağı da
bilgisayar ağları ve İnternet'tir. Zamanımızda hızla gelişen bilgisayar
teknolojisi tarihçilere yalnızca verilerini daha kolay işlemeleri için yazılan
programlar sunmaktan çıkıp, iletişim ve haberleşmede önemli bir araç haline
gelmiştir. "Kablolu dünya" diye adlandırılan günümüz yaşamında
insanların hareketleri bilgisayarlara kaydedilmektedir. Örneğin ATM'den para çektiğinizde,
kredi kartı ile alışveriş yaptığınızda, elektronik posta ile haberleştiğinizde,
İnternet'te web sitelerini dolaştığınızda, telefonu kullandığınızda bunların
hepsi, sizin haberiniz olmadan, bir yerlerde bilgisayara kaydedilmektedir. Yine
pek çok firma müşterileri ile ilgili, adres, meslek, yaş vs. gibi bilgileri
bilgisayarda tutmakta, bu bilgiler sizin haberiniz olmadan, başka firmalara
satılmaktadır. Öyle ki, bilgisayar başına oturan bir kişi bir kaç saat içinde,
yalnızca isminiz ve adresinizle, sizin hakkınızda ayrıntılı pek çok bilgiye
ulaşabilmektedir. Özel hayatın ihlali haline gelen bu durum insanları rahatsız
edecek düzeye ulaşmıştır. Fakat biz olaya yakın dönem tarihini incelemek
açısından bakarsak, bireylerin özel hayatının ihlali anlamına gelen bu
kayıtların, yakın dönem tarihçisi için veri kaynaklan olduğunu görürüz. Bir
şahsı, bir grubu, bir toplumu veya bir olayı inceliyor olabiliriz, çeşitli
kurumların bilgisayarlarında kaydedilen verileri tarayarak bunlar hakkında
bilgi edinebiliriz.
İnternet'teki tartışma listeleri ve haber gruplarına dünyanın her
yerinden insanlar üye olabilmekte bilgi alışverişinde bulunmakta ve bu
alışverişlerle ilgili bilgiler yine İnternet üzerinde herkese açık arşivlerde
saklanmaktadır. Bilgi toplumu dediğimiz günümüz toplumunu incelerken bilgi
akışını, insan gruplarının neler düşündüğünü ve tartıştığını bilmek İnternet
listelerini incelemek yoluyla mümkün olabilir. Bu arada kütüphanelerde ve
arşivlerde klasik usulde saklanan bilgilerin de hızla İnternet ortamına
aktarıldığını, ayrıca Türkiye'dekiler dahil binlerce günlük gazete ve derginin
İnternet'te elektronik versiyonlarının yayınlandığını unutmamak gerekir. Bunlar
vasıtasıyla, sıradan insanların bilgiye ulaşması daha ucuz ve kolay hale
gelirken bunları değerlendiren yakın dönem tarihçisi için de İnternet müracaat
edilmesi gereken kaynaklardan biri haline gelmektedir. Mektuplaşma ve
haberleşme işleri çoğu kez İnternet'te elektronik posta aracılığıyla
yapılmaktadır. Kişiye ait özel belgeleri incelerken artık bilgisayar
bağlantılarının olup olmadığına, bilgisayarda saklanan bilgilere, İnternet
aracılığıyla yapılan haberleşmelere bakmak gerekir. Kişilerin İnternet'e her
girişlerinde gezdikleri web siteleri, hatta sitenin hangi sayfasını ne kadar
süreyle incelediği, yazdıkları elektronik postalar, kısaca kişilerin siber
uzayda dolaşırken bıraktıkları ayak izleri kaydedilmekte, ve tarama motorları
(serarch engines) denilen programlar kullanılarak da bu bilgilere anında ve
kolayca erişilebilmektedir. Tarama motorları ile konu başlıklarından hareketle
tarama yapılabildiği gibi anahtar kelime veya deyim vermek suretiyle taramada
yapılabilmektedir. Tarama motoru bu anahtar kelimenin (mesela bir kişi adı)
veya deyimin geçtiği İnternet üzerindeki bütün dokümanların elektronik adresini
dünyanın neresinde olursa olsun bulup vermekte sonra bu adresten hareketle o
dokümana kolayca ulaşılabilmektedir.[37]
Gelişen bilgisayar ağlan ve İnternet, günümüzde seminer
ve konferans düzenlemekten eğlence ve elektronik ticarete kadar pek çok
faaliyetin gerçekleştirildiği ve kaydedildiği ortam olarak yakın dönem tarihini
yazan tarihçilerin vazgeçilmez başvuru ve veri kaynağı haline gelmiştir. Yakın
dönem tarihçilerinin bunları kullanmadan yakın dönemin tarihini çalışabilmeleri
pek mümkün gözükmüyor.
Yakın dönem tarihinin çeşitli yönlerini tartışmayı
tamamladıktan sonra, bu dönemin inceleme metotlarına geçebiliriz.
19. yüzyılda yaşadığı altın çağdan sonra tarih 20. yüzyılda gerileme dönemine girmişti. Bunun asıl nedeni,19. yüzyıl sonları ile 20. yüzyıl başlarında Avrupa toplumunun baştan aşağı değişmesi idi: endüstrileşme bütün Avrupa kıtasına yayıldı. Endüstrileşme bilimsel keşiflere bağlı olduğu için tabii bilimler destek kazandı. Sosyoloji, ekonomi, psikoloji gibi, endüstri toplumunun problemleri ile ilgili sahalara giderek artan ilgi doğdu. Tarih artık, sosyal dünyanın yapısını ve gelişmesini belirleyen güçlerin araştırılmasıyla ilgilenen tek bilim olmaktan çıktı. I. Dünya Savaşı ile dünyanın merkezi Avrupa'dan Amerika'ya kaymış, hemen ardından gelen II. Dünya Savaşı ise insanlığın yeryüzündeki varlığını tehlikeye düşürmüştü. Yarın veya öbür gün birisi düğmeye basabilir (atom bombası kastediliyor), bütün insanlığı yok edebilirdi. Bütün bu sarsıcı değişmeler tarihçiye, hızla gelişen olayları tarihi bir kontekste koyma işini yükledi.[38] Tarihçi bu yükün altından,19. yüzyılın metotlarını kullanarak kalkamazdı, değişmeliydi, açılmalıydı. Tarihin diğer sosyal bilimlere açılması, istatistik metotlarını kullanması ve son olarak da bilgisayardan faydalanması değişme yönünde gösterilen çabalardan oldu.[39]
Değişme yönünde gösterilen çabalardan bir diğeri de günümüzün
problemlerinden yola çıkarak geçmişin çalışılması oldu. Böylece bugüncülük, prensentizm, denen, tarihi bugüne
faydalı olacak, bugünün sorunlarına ışık tutacak şekilde çalışma anlayışı
doğdu. Bu anlayış, tarihi geçmişten başlayarak günümüze doğru çalışma
geleneksel metodu yerine, günümüzden başlayarak geçmişe doğru çalışma metodunu
(retrospektif metot) getirdi. Bu da, günümüze fazla yaklaşmayan tarihin
sahasının uzak geçmişten günümüze doğru çekilmesine vesile olarak, tarihçilerin
yakın dönemlerle ilgilenmesini sağladı. Günümüz için tarih yazmanın, günümüzün
tarihini, yani yakın dönem tarihini yazmaya en önemli katkısı belki de, bu
dönemi çalışmaya çekmek oldu. Günümüzün sorunları ile ilgilenen ve çözümü için
diğer sosyal bilimlerle ortaklaşa çalışmayı gerektiren bu akım, tabii ki yakın
dönemin konusunu ve çalışma sahasını da belirledi. Daha önce hiç tecrübe
etmediği şekilde birbirine bağımlı hale gelen dünya toplumlarının karmaşık
sorunlarını çözmek ancak bu yolla mümkün görünüyordu. Bu nedenle yakın dönem
tarihinin konusu, yakın dönem dünyası oldu. Bu dünyada sosyoloji, ekonomi,
politika, psikoloji, kısaca her şey vardır. Tarih eğer yakın dönemi
çalışacaksa, kendi grubundaki diğer sosyal bilimlerden faydalanmak ve müşterek
çalışma alanları geliştirmek zorunda idi. O zaman da ortaya bi sorun çıkıyordu:
kendisi gibi yakın dönem toplumunu çalışan diğer sosyal bilimlerle tarihin
konularının örtüşmesi. Bu örtüşme en fazla politik bilimlerde görüldü. Bazı
siyaset bilimcilerinin emekli olduktan sonra kendilerini hükümet tarihçileri olarak
tanıtmaları, siyaset bilimleri ile tarih arasındaki sınırın karışmasının bir
ifadesi idi. Siyaset bilimleri ve yakın dönem tarihi birbiriyle iç içedir.
Siyaset bilimlerinin asıl ilgi sahası hükümet ve politikadır. Siyaset
bilimleri, günü birlik politik gelişmelerle yakın dönem tarihinden daha fazla
ilgilenir, kavramları metotları ve ilgi sahası itibarıyla yakın dönem
tarihinden farklıdır. Ancak bütün bu farklılıklar ve sınırlamaların, siyaset
bilimlerinin yakın dönem tarihinden farkını açıkça ortaya koyduğunu
söyleyemeyiz.[40] Günlük
siyasetin, aradan bir süre geçtikten sonra siyasi tarihe dönüşeceği gerçeği,
her iki sahanın iç içe olduğunu ve aralarındaki farkları teşhis etmenin pek de
kolay olmadığını gösterir. Aradaki farklar teşhis edildiğinde bile, siyaset
bilimlerinin günlük politika, politik düşünce ve teoriler ile ilgilenmesi,
yakın dönem tarihi için ise bu konuların odak noktası olmaması durumu dışında
ortaya kesin bir ayrım çıkmamaktadır. Bu ayrım da görüldüğü gibi, kesin ve
yapısal bir ayrım değildir. Yazılı tarihin büyük bir kısmının siyasi tarih
olması, tarih ile siyaset bilimleri arasındaki sınırların, tahmin edildiğinden
çok daha belirsiz olduğunu göstermektedir.