TÜRKİYE, İSLAM, ÜNİVERSİTELER VE SOSYAL BİLİMLER

(Not: Prof. Dr. Ahmet Yaşar OCAK’ın 25.6.2004 TÜBA Sosyal Bilimler Bilim Ödülü Töreninde Yaptığı Konuşmanın metnidir)

Mesleğime intisap ettiğim 1972 yılından itibaren, çalışma alanım olarak Türk tarihi çerçevesinde İslam gibi, kısmen Merhum Fuat Köprülü’nün, Abdülbaki Gölpınarlı’nın ve Osman Turan’ın bazı makalelerinin dışında, o zamana kadar hemen hiç çalışılmamış, çok problemli bir alanı tercih ettim. Bu tercihte adı geçenlere, özellikle Fuat Köprülü’ye karşı duyduğum hayranlık ve takdir hislerinin büyük etkisi vardı. Bununla beraber, bu seçimimin altında asıl sebep olarak belki, konunun günümüzle olan canlı ve problemli bağlantısını, başka bir deyişle Türkiye'de sürüp gitmekte olan iki kültürlülüğün altındaki İslam faktörünün Türk tarihindeki rolünü ve bu rolün değişik alanlardaki yansımasını anlama çabasını gösterebilirim. Çocukluğumdan beri Türkiye’de bu konudaki tartışmalar hep dikkatimi çekmiştir. Bu yüzden bu meselenin tarihsel boyutu bende derin bir merak uyandırıyordu. Gençliğin verdiği bir aşırı kendine güvenin doğurduğu cesaretle, belki daha doğru bir deyişle, cür’etle, Türkler’in Müslümanlığı kabul ettikten sonraki sosyo-kültürel tarihlerine yöneldim. Bu tarihin, Fuat Köprülü’nün çok haklı tesbitiyle, tasavvuf gibi çok güçlü bir faktörün etkisinde oluşmuş olması, yapmak istediğim çalışmaların ağırlık noktasının ister istemez bu yönde olmasını  gerektiriyordu. Ben de kendimi bu doğrultuda yoğunlaştırmalıydım ve öyle de yaptım.

 Doktora tezim, Anadolu Selçuklu Devleti zamanında, 1239-40 tarihinde siyasal iktidara karşı kırsal kesimde “mehdici” (mesiyanik) bir ideoloji etrafında, merkezî iktidar ve elit kesimlerle kırsal kesim arasındaki sosyal bir çatışma niteliğini taşıdığına inandığım “Babaîler isyanı”nı ve hareketini konu alıyordu. Daha sonraki yıllarda ilerleyen çalışmalarım, bu hareketin Türkiye tarihindeki en kapsamlı ve gerek zamanında gerekse sonraki yüzyıllarda, popüler kesimlerdeki tesiri en güçlü ve en yaygın bir toplumsal hareket olduğunu bana gösterdi. Günümüzde, özellikle 1990’lı yıllarda yüksek sesle Türkiye gündeminin tam ortasına oturan Alevîlik-Bektaşîlik meselesi, bu hareketin etkileriyle oluşmaya başlayan bir tarihsel olgunun uzantısıdır. Bu tez, Alevîlik ve Bektaşîlik araştırmalarına yönelmeme kapı açtı. Bu açıdan çok şanslıydım, çünkü bu alanın dünyaca ünlü uzmanı Prof. Irene Melikoff’un öğrencisi olmuş ve ondan gerek yöntem, gerekse yaklaşım ve  bilgi olarak çok şey öğrenmiştim.

  Türk ve Türkiye tarihinde İslam alanında özellikle Selçuklu ve Osmanlı dönemleri, yoğunluklu olarak yayınlarımın konusunu teşkil ediyor. Bununla beraber günümüzdeki gelişmeleri de takibe ve geçmişle bağlantısını kurmaya çalışıyorum. Bu bağlantıyı kurabilmenin, daha doğrusu bu meselelerle ilgili sağlam ve sağlıklı analizler ve yorumlar yapabilmenin ne kadar zor ve kompleks bir mesai olduğunu, bunun zaman zaman benim boyumu aştığını, ne kadar güç bir işe soyunduğumu fark etmem vakit aldı. Ama artık geri dönüş yoktu ve ben, her ne kadar  bu mesaiyi istenilen  ideal seviyede gerçekleştiremesem de, bu problemli alana heves edecek genç meslektaşlara bir parça katkım olabileceği düşüncesi ile araştırmalarımı sürdürüyorum. Bu arada yaptığım çalışmalardaki yanılgılarımı elimden geldiğince ve tabii ki iknâ olduğum ölçüde düzeltmeğe gayret ediyor ve bunun mutlaka yapılması gerektiğini düşünüyorum. Bu alandaki en büyük amacım, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriueti tarihini içine alan,  İslam’ın  tarihine dair iki ayrı sentetik sosyal tarih çalışmasını gerçekleştirebilmektir. Bu iki önemli projenin birini bile  gerçekleştirecek bir imkân ve fırsata sahip olmak beni çok mutlu kılacaktır.

Türkler, Türkiye ve İslam denilen bu büyük problematiğin daha çok popüler yanı benim ilgimi çekiyor. Çünkü Türk tarihindeki etkileyici iz bırakan çoğu sosyal hareketler genellikle halk kesimleri tarafından oluşturulmuştur. Dolayısıyla bu kesimleri çok iyi ve önyargısız tanımanın, bu kesimler içinde gelişen her türlü zihniyet, hareket ve tavır alışların, ciddiye alınarak, küçümsenmeden, özellikle önyargılara kurban edilmeden çok iyi anlaşılması ve analiz edilmesi gerektiğine inanıyorum. İşte bence Üniversitenin sosyal bilim dallarının en önde gelen görevlerinden birinin, belki de birincisinin bu olduğunu sanıyorum. Gerek devletin ve siyasal iktidarların, gerekse entelektüel elitin bu hareketleri çok iyi tanıması ve daha önemlisi anlamaya çalışması şarttır diye düşünüyorum. Bugün de Türkiye’de yaşanmakta olan,  bu anlayış ve çaba eksikliğinin yarattığı karmaşa ve çatışmadır. Popüler İslam meselesini bu yüzden önemsiyorum. Nitekim çalışmalarımın belli bir kesimini oluşturan Alevîlik ve Bektaşîlik'le de, demin söylediğim gibi, bu çerçevede ilgilendim, ilgileniyorum. Bir diğer emelimde, Alevîlik ve Bektaşîliğin sentetik tarihini yazmaktır. Bu da benim için mutluluk kaynağı olacaktır.

Bu konunun Türkiye’de ne kadar bilim dışı yaklaşım ve yöntemlerle, ideolojik güdülerle ele alındığını, yaklaşık bir on on beş  yıldır, sonuçları ileride telafi edilemeyecek akıl ve bilim dışı yaklaşım ve spekülatif yayınlara konu edildiğini hepimiz çok iyi biliyoruz. Piyasayı birden istila eden bu yayınların çoğunluğu, daha beş on yıl öncesine kadar, bilim çevrelerinin, yani üniversitelerin bu önemli olgu karşısında ne kadar ilgisiz, dolayısıyla hazırlıksız olduğunu inanılmaz bir şekilde gözler önüne sermişti. Çünkü bu yayınların içinde akademik çevrelerin bilimsel yayınları hiç yok denecek gibiydi. Bu, üniversitelerimiz adına çok düşündürücü bir durumdu.

Şunu açıklıkla ifade etmem gerekirse, Türk ve Türkiye tarihinde İslam konusunda çalışmak için gerekli bilimsel formasyonun ağır olması bir yana –ki ben şahsen kendi adıma bu formasyon konusunda hâlâ pek çok eksikliğimin bulunduğunun bilincindeyim  ve bunu tevazu olsun diye de söylemiyorum- Türkiye’deki çeşitli kesimlerin şu veya bu yönde sergiledikleri ideolojik hassasiyetler ve tepkiler göz önüne alındığında, ne kadar sıcak bir alan olduğu, hâlâ soğukkanlı ve bilimsel bir yaklaşımla tartışılamamasından belli olmaktadır. Bu meseleyi, Toplum ve Bilim dergisinin  tarih yazımına tahsis ettiği 91. sayısında, bundan bir iki yıl önce bir makaleyle ele almıştım. Taraflar meseleleri sadece ideolojik açıdan ve üstelik sağlam bilimsel verilere dayanmaksızın, geleneksel önyargılar ışığında tartışmaktadırlar. Siyasi arenada ve medyada, hattâ üniversitelerde dahi bu meseleler yıllardan beri ne yazık ki, bir türlü sağlıklı bir araştırma ve tartışma platformuna taşınamamıştır. Bu sağlıklı  platformu oluşturacak olan ise hiç şüphesiz üniversitelerde, Tarih, Sosyoloji, Antropoloji, Psikoloji ve Felsefe bölümlerinde yapılacak olan, yapılması gereken bilimsel araştırmalardır. Oysa Türkiye yıllardır İslam, Laisizm ve demokrasi meselesini hâlâ bu bilimsel ortamda değil, ideolojik arenada tartışmayı sürdürüyor.

İlahiyat Fakülteleri hariç tutulursa, “bu çok mühim konu veya problem, üniversitelerimizde bugüne kadar neden akademik araştırmaların dışında kalmıştır?” gibi ciddî bir soruyu burada sormalıyız ve bunun sebep veya sebepleri üzerinde hepimizin ciddî bir şekilde düşünmeliyiz. Oysa az önce saydığım disiplinlerin  bilimsel araştırma ve eğitim programları içinde olması gereken bu alanın, Türkiye’nin hem geçmişi, hem bugünü, hem de geleceği açısından ne kadar önemli ve hayatî nitelikte olduğu, daha Cumhuriyet’in başından günümüze değin, özellikle siyaset ve eğitim alanlarında, arkası kesilmeyen sıcak tartışmalardan çok rahatlıkla anlaşılır. Laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, Türkiye toplumunun büyük çoğunluğunun çok yakından etkilendiği ve hassasiyet gösterdiği kültürel kimlikle alakalı bu problem, ideolojik ve ortamı gerginleştirici yaklaşımlardan ziyade, objektif bilimsel araştırmaların eğitime yansıtılması yoluyla  çözme kavuşturabilir. Geniş zamana ihtiyaç gösterse de, ancak bu yolla  laik elit kesimlerle halk çoğunluğu arasında bir uzlaşı sağlanabilecektir. Aksi halde baştan beri sürüp gelen çatışma, bundan böyle de sürecek, dolayısıyla Türkiye’ye demokrasi yolunda gereksiz zaman kaybettirecektir.

Sonuç olarak işte bu yüzden, 1990’lara kadar Türk üniversitelerinin sosyal bilim dallarının ilgi alanına neredeyse hiç girmemiş, bu konunun, yalnız teolojik boyutuyla değil, sosyolojik, antropolojik, psikolojik, tarihsel ve felsefî boyutlarıyla, önyargısız sağlıklı akademik araştırmalarla ele alınması gerektiğinin şart olduğunu bir kere daha vurgulamak istiyorum. Bu gerçekleştiğinde, belirtilen dallarda çalışan akademisyenler ve yüksek öğrenim gören genç nesiller, edindikleri bilgi birikimi sayesinde Türkiye’nin bu sıcak problemini, bilgisizlikten ve ideolojik önyargılardan arınmış bir biçimde tartışabilecekler, böylece, toplumun çeşitli kesimleri arasında zamanla bir uzlaşının yaratılmasına yol açılabilecektir. Bu suretle, hem din bağnazlığı, hem de din karşıtlığı makul seviyelere  çekilebilecektir. Ne yazık ki uzun zaman alacak bu sürecin sonunda, Türkiye’de elit ve halk çatışmasının ortadan kalkması sağlanabileceği gibi, çok haklı olarak şikâyet konusu yapılan “din üzerinden siyaset yapılması” da önemli ölçüde engellenebilecektir. Başka bir deyişle Türkiye'de sürüp gitmekte olan, elit ve halk kesimini birbirinden ayıran bu iki kültürlülüğün altındaki İslam faktörünün, siyaset malzemesi ve toplum içinde çatışma konusu olmaktan kurtarılıp sağlıklı bir zemine yerleştirilmesi mümkün olabilecektir. Ben bu konuda kesinlikle  kötümser değilim.